BİR FATİHA DA SENDEN OLSUN

2007' DEN BERİ KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ? TIKLA DA GÖR

             Allah (cc), Kuran-ı Kerim’de Ankebut suresi   55. ayetinde:” Her canlı ölümü tadacaktır.”diyor. Bizler ve bu yazıyı siz...

nurettin yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nurettin yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ocak 2014

İbadet Umresi İle Tatil Umresi Arasında Değişen Müslüman Zihniyetine Dair Bir Mektup

 

SORU:
Hayırlı günler hocam. Allah nasip ederse ramazanın son on beş gününde umreye gideceğiz. Biri 5 biri 2 yaşında iki çocuğum var. Bana neler tavsiye edebilirsiniz orayı güzel bir şekilde değerlendirmek için? Allah sizden razı olsun, duacınızım.
CEVAP:
Selamünaleyküm.
Umre en müessir ibadetlerdin biridir. Bir yandan Rabbimize karşı işlediğimiz hatalarımızın affına müessirdir. Bir yandan da yürüdüğümüz yanlış yollardan dönüş için müessirdir. Adeta umre, bir bakım onarım merkezi gibidir. Bilhassa Ramazan ayında umrenin ecri muhteşemdir. Bu konuda pek güzel hadisi şerifler vardır.
Yolculuğunuzun mübarek olmasını dilerim.
Bu ifadeler, umrenin ‘umre’ olarak yapılabildiği durumlar için geçerlidir şüphesiz. Zira bir umre gezisi var bir de ‘Umre İbadeti’ var. Kimin hangisini icra ettiğini sadece Allah Teâlâ bilebilir. Biz hepsine umre gözüyle bakmaya mecburuz.
Yakın yıllara kadar umre, haccın içinde kaynayan bir ibadet olarak bilinirdi. Yaygın olarak 1960′lı yıllardan sonra müstakil bir ibadet olarak ortaya çıktı umre. Şu zamanda da umre ile ilgili bazı tespitler yapmamıza neden olacak bir gelişme izliyoruz. Bu gelişmenin müspet tarafı olduğu gibi ürküten tarafı da vardır. Müslümanlar arasında ekonomik durum git gide zenginliğe doğru kayınca umre de bundan etkilendi. Neredeyse hac gibi ağır şartlarla yapılabilecek duruma geldi umre. Hem umre işi ile meşgul olanları ihya etti hem de bir ibadet olarak umreyi ihya etmek isteyenleri ihya etti.
Önümüze çıkan gelişmelerden biri şudur:
Senelerce tatilimizi filan yerlerde geçirdik, bir kere de Mekke’de bir umre yaparak geçirelim mantıklı bir anlayış üredi. Bu, umrenin mahza bir ibadet olması açısından sakıncalar ihtiva etmektedir.
Umre, Medine ile dahi alakalı değildir. Umre Mekke ve Haremi Şerif ile alakalı bir ibadettir. Yaklaşmışken Medine’yi de ziyaret etme şerefi ile müşerref olmak maksadı ile Mekke’ye Medine ilavesi yapılmaktadır. Durum böyle iken umre için tahsis edilmiş günlerin bir bölümünü Mekke ve Medine dışındaki şehirlerde ve çarşılarda geçirmenin temelinde bu ‘bir de Mekke görelim’ felsefesi yatmaktadır ki bu bir zayiattır. Mekke ve Medine’de saatler değil dakikalar bile hesapla harcanmalı iken çarşılara günler tahsis edilmesi esef vericidir. İşin ciddiyetini, umrenin mahiyetini çözememiş olmaktan kaynaklanmaktadır.
Umre ile alakalı bir başka tespit de umrenin sıklaştırılması durumudur. Yukarıda zikredilen nedenlerin de bulunduğu bazı sebepler umreye adeta hücum edilmesini doğurmuştur. Her yıl, bazıları için yılda iki kere umre yapma fırsatı çıktı ortaya.
Asla ibadet fazlalığını tenkit edemeyiz. Bir ibadet mübarek ise o arttıkça bereket de artacak demektir. Umre de böyledir. Bir umre cennet ise iki umre biiznillah iki cennet demektir. Fakat ibadetler arasında ya da sorumluluklarımız arasında bir önemli/öncelikli sıralaması bulunması muhakkak gerekmektedir. Sabah namazı ile teravih namazını, zekât ile fitreyi aynı tutabilir miyiz? Allah için yapılıyor olması açısından hepsi ibadettir elbette ama ibadeti emreden Rabbimizin bize gösterdiği sıralamaya muhakkak dikkat edilmelidir. Mesela sılayırahim, Allah Teâlâ’nın emirlerinden bir emirdir. Sılayırahim bağı açısından bakıldığında kişinin yeğeni ile bu bağı koruması ile teyzesi ile koruması aynı tutulabilir mi? Yeğen nerede teyze nerede! İkisinin da paydası ‘sılayırahim’ olmakla beraber, teyze anne gibi tutulmuş, yeğen de akraba sıralamasında sıradan bir yere konmuştur. Gerek zamanlama ve gerekse önemlilik bakımından, Müslüman ibadetlerinde buna dikkat etmeye mecburdur. Sabah namazının vakti sıkışmış durumda iken Allah rızası için Allah’ın kitabından bir cüz okuyup sevap kazanmayı amaçlayan birisi için ne diyebiliriz? Diyebileceğimiz tek şey, Kur’an gibi bir ibadeti alet ederek cehennemlik bir iş yapmak olacaktır. Zira o vakit, bütün vakitlerin en güzel işlerinden olan Kur’an okuma vakti olmaktan çıkmış durumdadır.
Umrenin bütün ihtişamlı ecrine rağmen, ne zaman ve nasıl yapıldığı sorularındaki cevap, o ihtişamı kırpabilmektedir. Hiçbir Müslüman, çocuklarının internet ağına takılmış durumda bırakarak umreye gitmekle iyi bir iş yapmayı iddia edemez. Evlenme sıkıntısı yaşayan bir kız veya erkeğin babasının, bu fitne zamanında umresi evinde olmalıdır. Umre ile avunurken fitnenin kucağına terk edilmiş bir gencin vebali umre ile hatta nafile bir hac ile dahi kapatılamaz.
Anne baba hizmeti ile umrenin kıyası bile mümkün değildir. Sabah akşam bakıma muhtaç bir anne baba, komşulara emanet edilerek ya da akrabadan birine harçlık verilmesi sureti ile ‘emanete bırakılarak’ yapılan umre, umre olarak isimlendirilmiş olabilir. Umre esnasında görevliler, Arş’a yükselen dualarla umrecileri aklanmış paklanmış yapabilirler. Öte yandan meleklerin nezdinde ise o kişinin umresi, dönüşte şifalı zemzem ve hurma götürmeyi niyetlendiği ebeveyninin yanı idi. Bu ifadeler, umrecileri, umre üzerinden iş görenleri üzebilir. Bunun fıkıhtaki yerini soruşturabilirler.
Bizim cevap bekleyen önemli bir sorumuz, bu sorunun cevabıdır: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kaç kere umre yaptı? Ashabı kaç umre ile bitirdiler hayatlarını?
İmam Malik Medine’de geçirdiği yarım asırdan fazla bir zamanda kaç umre yaptı?
Burada ‘kaç’ ifadesinden sayı üretmek istemiyoruz; konumuzun ağırlığına vurgu yapmak istiyoruz.
Medine’den Mekke’ye umreye gitmeyişin ilk nedeni, müşriklerin Mekke ablukası idi. Sekizinci yılda fetih gerçekleşince neden aileler toplanıp umre seyahati yapmadılar. Cevap gayet açıktır: Cihat dönemi idi ve umreden daha önemli bir amel zinciri içinde bulunuluyordu. Umreye sıra gelmesi mümkün değildi.
Mesele budur.
Eğer bugün Müslümanların önemli ve cihat sayılabilecek işleri yoksa bu kural geçerli değildir elbette. Eğer bugün, şirkin ve tuğyanın baskısı o günkü gibi ise hatta daha da ağır şartlar altında eziliyorsak, çocuklarımızın, ailelerimizin bulunduğu zemin kayıyorsa, eğitim davamızda bir adımlık bir yol dahi alamadı isek umrenin kaçıncı sırada olduğunu soruşturabiliriz. Her Müslüman, kendi amelinden sorumludur. Bakış tarzı ve idrak seviyemiz de kendimizi bağlayacaktır. Buna göre umreye veya diğer işlere bakabiliriz.
İstiyoruz ki, bir mü’min gencin iffetinin korunması umreden değerli olarak görülsün.
Ailece umreye gidelim. Orada göz yaşları içinde nefis muhasebemizi yapalım. Eşimiz, çocuklarımız Kâ’be’nin duvarına yüz sürsün. Ümmet’in farklı renklerini tanıyalım. Siret bilgimiz canlansın. Kâ’be’ye bakarak tarihe dalalım, gelecek hesapları yapalım. Olmasına olsun ama evlerimizi, mahallemizi, vakıflarımızı, derneklerimizi, siyasetimizi, ekonomimizi unutmayalım. Tercih hatası içinde olmayalım.
Filan hoca efendi ile umre yapmanın, on gün Mekke’de yaşamanın cihattan muafiyet getirebileceği vehmine kapılmayalım.
Kısacası, pirince giderken bulgurdan da olmayalım.
Bir umre ile bin yıl yetecek enerji toplayacaksak ne mübarek bir iştir bu.
Yeter ki bedenlerimiz tavaf ederken kalplerimiz evlerimizde, iş yerlerimizde kalmasın.
Umreye gidelim, sonra da kalbimizi orada bırakıp geri dönelim. Bu umre mübarektir, ibadettir. Mekke’ye gidip eşiyle kavga ederek geri dönenlerin umresi değildir o zikredilen umre.
Bu çizgileri izleyerek gideceğiniz umre yolculuğunuzun sizin için aileniz için Allah’ın rızasına bir yol olmasını temenni ederim. Oradan bize de dualar etmenizi istirham ederim. Hassaten dua edin lütfen; ayağımızın sabit kalmasını, dinimize hizmetle ömrümüzü bitirmemizi Allah Teâlâ’nın müyesser kılmasını dileyin bizim için. Lütfen.
Allah’a emanet olun. İbadetiniz makbul olsun.
NUREDDİN YILDIZ

24 Ocak 2013

İBADETTEN DE TUZAK OLUR


Allah’ın emirlerine teslim olmak, farzı farz olarak görmek, nafileyi nafile olarak görmek imanın gereğidir. İmandan sonra, mükellef olduğumuz emir ve yasakların oldukları gibi anlaşılması, farzın farz düzeyinde, nafilenin de nafile düzeyinde tutulması, haramın haram olarak mekruhun da mekruh olarak bilinmesi, yine o imanın bir uzantısıdır.
Nafilenin farz işlemi görmesi, farzın da nafile işlemine tabi tutulması kulluk açısından kabul edilebilir değildir. Kul, teslim olmuş insandır. Bu teslimiyet İslam’ın bütününe karşı teslimiyet olduğu kadar, iç ayrıntılarına da teslim olmaktır.
Aynı şekilde, insan olmanın getirdiği zafiyetleri yok saymak da mümkün değildir. Uykuya, yemeğe, çevreye, şehveti tatmine ihtiyacı olan bir insanın, tamamen fıtrî olan bu ihtiyaçlarını yok saydığı bir programla İslam’ı yaşamaya kalkışması hadislerdeki ifadesiyle ‘sünnetten yüz çevirmektir.’
Erkeklerin kadın düşmanı, kadınların erkek düşmanı olarak yaşamaları, şeytanın tuzaklarından bir tuzağa yakalanmış olmalarıdır. Bu arada maksadın daha takva, daha iyi bir din yaşamak şeklinde belirlenmesi, sonucu değiştirmez. Daha iyi, daha muttaki bir hayat, Peygamber aleyhisselamın yaşam tarzını aşarak elde edilemez.
Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem onca titizliğine ve onca Allah korkusu eksenli yaşamasına rağmen dünya lezzetlerini kendine haram ederek yaşamadı. Evi olmayan, mescidinde sabahlayan bir kimlik sahibi değildi. Cihat meydanlarına çıktığı yolculuğu esnasında hanımlarını yanına alması düşündürücüdür. Onun sünnetinde hayata küsmek de yoktur, her şeyi farz/haram düzeyinde görmek de yoktur.
Aksine, bir itidal vardır, her şeyi yerli yerinde görmek vardır. Allah’ın hakkına, kulun hakkına, bedenin hakkına riayet vardır. İslam, her şeyin yerli yerinde durduğu dinin adıdır.
Bilhassa nafileler etrafında daha çok görülen, nafileyi farzdan değerli ve öncelikli hâle getirme temayülü makbul bir iş olmanın ötesinde bir tuzaktır. Belki de fark etmeyerek kendi kendimize kurduğumuz bir tuzaktır. Şeriat’ın ibadetler ve günlük hayat için getirdiği önemli ve öncelikli listesini ihmal etmemizin bir sonucudur bu şüphesiz.
Ef’ali mükellefin olarak ezberleye geldiğimiz Farz, Vacib, Sünnet, Müstehab, Mübah, Haram, Mekruh kavramları arasında sadece alfabetik açıdan bir sıralama varmış gibi davranılması, aslında ibadetin ibadet kıvamından çıkarıldığını, bir tür gelenek ya da nefsanî zevklerin tatminine vasıta hâline getirildiğini göstermektedir.
Ramazan gecelerinin nafilelerden bir nafile ile doldurulup sabah namazının cemaatle eda edilmesine, belki de vaktinde kılınmasına mani hâline getirilmesinin başka türlü izah edilebilecek yönü yoktur. Kur’an’ı şu kadar hızda ve bu kadar günde hatmetmeyi bir çeşit yarış hâline getirenlerin, yürüyen Kur’an olmak gibi bir kavramdan nasıl uzak kaldıklarını da izlemek mümkündür.
Eğer maksat ibadetse, ibadet, onu emredenin emri doğrultusunda ve istediği tarzda yapılmalıdır ki, ibadet kavramının içi doldurulmuş olsun. Yarışma ve kovalamaca mantığıyla yapılan ibadetin şekli ibadet olabilir ama o ibadetten emrediliş maksadının tahakkuk edip etmeyeceği belli olmaz.
İlim tahsilinden zikre, kurban kesmeden hacca ve umreye, cami yaptırmaktan sadaka vermeye varıncaya kadar, farzı ve nafilesi bulunan bütün ibadetlerde farzı kollamak, farzlarda her şeyi yerli yerine oturtmak esas hedef olmalıdır. Ve kesinlikle hiçbir nafile, farzın yerini almamalıdır. Zira farzların yerini alan ya da işgal eden nafilenin, değil o işgal ettiği farz kadar değerli olması, ibadet olması bile mümkün değildir. Cuma namazı saatinde kaç cüz Kur’an okunsa, kaç hatim yapılsa Cuma namazının yerini doldurabilir? Hangi sadaka, hangi hayır Cuma’nın farzının bedeli olabilir?
Sadece Cuma namazı da değildir örnek.
Allah Teâlâ’nın ailemizi ateşten korumamıza dair emri açık bir emirdir. Her mü’min, bütün sosyal hizmetlerden önce kendisini ve ailesini ateşten korumakla mükelleftir. Bu da, Allah’ın kati farzlarından biridir. Kimse kendisini ve ailesini ateşe doğru kayar vaziyette bırakarak insanlığı kurtarma, hayır sahibi olma gibi bir iş peşinde koşamaz. Zira farzı bırakıp nafileye geçmek gibi bir anlayış, İslamî değildir. Bunu cihada da uyarlayabiliriz, Kur’an öğretmeye de. Allah için ne yapılacaksa ondan muhakkak Allah’ın şeriatına dair kurallar tatbik edilecektir.
Eğer bu nokta ihmal edilir ve ibadetler kolayımıza geldiği gibi, hoşlandığımız gibi ya da bize şişiriliş seviyesine göre yapılırsa, bunun ucunda, kendilerine göre bir din ihdas eden eski ümmetlere benzeme tehlikesi vardır.
Bu hususta, insanlara nasihatler eden, vaazlar yapıp ibadete teşvik eden konuşmacıların, yazarların önemli bir etkisi vardır. Mesela, filan geceyi ibadetle geçirmeyi anlatacak birinin, sırf o anlatacağı konu daha ikna edici olsun diye ya da maazallah hitabeti beğenilsin diye, şu kadar tespih, filan sureyi şu kadar okuma gibi amellere sahih naslarda vaat edilenin ötesinde vaatlerde bulunmak hatadır.
Şunu şu kadar yapana/diyene bir vaat varsa o vaat ancak ayette ve sahih hadiste bulunması hâlinde doğrudur. Bir de şu tespihi şu kadar tekrar edene yapılan ecir vaadi, herhâlde o günkü sabah namazını eda etmemiş olsa bile vaat edilmiş değildir. Farzlarda kusuru bulunana vaat değil veîd vardır; o uyarılır, müjdelenmez. Buna rağmen, ipin ucunu kaçırıp, şunu şu kadar yapan/diyen için hicret etmekten, Uhud’da şehit olmaktan, cihattan, hacdan daha büyük sevaplar vaat edilmesinin ne akılla ne de dinle bağlantı kurulabilecek makul bir yönü yoktur.
Allah Teâlâ’nın kitabında övdüğü, amellerine kabul buyurduğunu söylediği ashabı kiramdan ve onların amelleri olan Uhud, hicret, cihat, Kur’an’a hizmet gibi amellerin üstüne çıkacak işler olarak gösterilmeleri, tek bir yönden bile kabullenilebilir tutum değildir. Her şey yerli yerinde durmalıdır. Filan işe Allah Teâlâ’nın verdiği değer ne aşağı çekilmeli ne de yukarı çıkarılmalıdır. Bu husus, dinin kutsiyetini muhafaza etmenin şartlarından biri olsa gerek.
Başka bir şey yapamayanların veya kendilerini tatmin edecek nesne olarak becerebildiklerini abartanların abartmaları, din olmadığı kadar dine zarar da verebilir.
Sekizinci Asırdan Bir Ses
Sekizinci asrın saygın hadis âlimlerinden olan Zehebî, Abdullah bin Amr bin As radıyallahu anha ait bir bilgiyi değerlendirirken, nafile ibadetlerin abartılması konusunu farklı bir açıdan ele almaktadır. Siyeru Â’lami’n-Nübela’da 3. cilt sayfa 83’ten Zehebi’nin tespitlerini izleyebiliriz.
Zehebî burada Kur’an tilavetini abartanlara ait bir tabloyu tahlil etmektedir. Biz bunu, herhangi bir nafile üzerinden ele alabiliriz.
“Abdullah bin Amr diyor ki:
Kur’an’ı ezberledim. Onu bir gecede okudum. Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Onu bir ayda oku’ dedi bana. ‘Bana izin ver, gençliğimden ve gücümden istifade edeyim’ dedim. ‘Yirmi günde oku’ dedi. ‘İzin ver, istifade edeyim.’ dedim. ‘Yedi gecede oku’ dedi. ‘İzin ver istifade edeyim’ dedim. Kabul etmedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, ona üç geceye kadar izin verdiği, üç geceden daha hızlı okumaktan ise nehyettiği bilgisi de vardır. Yalnız bu durum, o zamana kadar inen Kur’an ayetleri içindi. Daha sonra da Kur’an inmeye devam etti. Buradaki nehyin, en azından Kur’an’ın üç günden daha hızlı bir zamanda okunmasının mekruhluğu şeklindedir. Daha hızlı okuyanın, okuduğundan bir şey anladığı da, düşündüğü de yoktur. Bir haftada okusa ve öyle devam etse, faziletli bir amel olurdu. Din kolaydır.
Vallahi, müekked sünnetlere, duha namazına, tahiyyetülmescide,  sünnette sabit olan zikirlere, yatarken ve kalkarken okunan dualara, farzlardan sonra ve seherdeki tesbihata dikkat ederek; ihlâslı bir şekilde faydalı bir ilimle meşgul olarak, emri bilmaruf yaparak, cahilleri irşad edip eğiterek, fasıkların elini tutarak ve benzeri amelleri yaparak; namazları cemaatle huşu içinde, mutmain bir kalple eda etmek, vaciplerin edası/haramların terki, çok dua çok istiğfar, sadaka, sılayı rahim, tevazu… bunların hepsinde ihlasla uygulanan bir programda teheccüdde Kur’an’ın yedide birini yani dört cüzü okumak, büyük ve pek değerli bir iştir.
Bunlar, ashabı yeminin, Allah’ın muttaki kullarının makamıdır. Bunun dışındakiler ise istenen şeylerdir. Kul, her gün bir hatimle meşgul olduğunda kolay ve hanif olana aykırı davranmış olur. Söylediklerimizin çoğunu da yapmamış olur, okuduğunu da tefekkür edemez.
Şu âbid sahabi efendimiz yaşlandığında: ‘Keşke Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellemin ruhsatını kabul etseydim’ demiştir.
Yine ona Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, oruç hakkında böyle bir tavsiyede bulunmuş ve: ‘Bir gün tut, bir gün ye; kardeşim Davud aleyhisselamın orucu böyleydi’ demişti. ‘En üstün oruç Davud’un orucudur’ şeklinde buyurduğu da sabittir. Sürekli orucu da nehyetmiştir.
Aleyhisselam Efendimizin, gecenin bir bölümünü uyuyarak geçirmeyi emrettiğini de biliyoruz. Buyurmuştur ki: ‘Ama ben, kalkıyorum, uyuyorum. Oruç tutuyorum, tutmuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Et yiyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir.’
Kendisine ibadetlerinde veya evradında sünnete bağlılık ilkesi getirmeyen herkes, pişman olacağı, yalnızlaşacağı ve mizacının bozulacağı bir yola girmiş olur. Mü’minlere pek düşkün ve merhametli, onların hayrını düşünen peygamberinin sünnetine uymakla elde edilecek nice hayrı da kaybeder. Peygamberimiz aleyhisselam, ümmetine en üstün amelleri öğretmektedir.  Onun dininde olmayan evlenmeme ve ruhbanlığı da terk etmeyi emretmektedir. Sürekli orucu, hiç iftar etmeden oruca devam etmeyi, ramazan ayının son on günü dışında gecenin çoğunu uykusuz geçirmeyi, gücü yetenin evlenmemesini yasaklamış, et yememeyi nehyetmiştir. Bunun gibi pek çok emri ve yasağı vardır.
Bunları bilmeden ibadet eden mazur sayılabilir, ecir de kazanır. Muhammedî bilgilere sahip birinin, onları görmezden gelerek ibadet etmesi ise bir aldanış ve daha iyiden mahrum olmadır.  Allah için amellerin en sevimlisi, az da olsa sürekli olandır. Allah bize de size de güzel bir şekilde sünnete uymayı nasip etsin, zevk peşinde ve aykırı olmaktan uzak tutsun.”
İyi Düşünülmesi Gereken Bir Örnek
Müslim bin Mihrak diyor ki:
“Aişe’ye: ‘Ey mü’minlerin annesi! Bazıları Kur’an’ı bir gecede iki veya üç kere hatmediyorlar.’ dedim. Bana şöyle cevap verdi: Onlar okumuş veya okumamış! Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem, gecenin tamamını kıyamda geçirir de Bakara Suresi’ni, Âl-i İmran Suresi’ni ve Nisa Suresi’ni okurdu. Müjdeli bir ayet gelince muhakkak dua eder, etkilenirdi. Azap ayetlerinden bir ayet gelince de muhakkak dua edip Allah’a sığınırdı.” (Ahmed, 23756 )
NURETTİN YILDIZ
MİLLİ GAZETEDEN ALINTIDIR.

ERZURUM'DA HALI YIKAMA SİZE BİR TELEFON KADAR YAKIN

TOMURCUK HALI YIKAMA
0442 214 19 34
0533 371 19 33

IŞILTI HALI YIKAMA
0442 242 05 97
0530 175 3414

POLAT HALI YIKAMA
0534 334 59 08
0 507 046 83 47

BURSADAKİ TORTUM DEMİRCİLER KÖYLÜLERİNİ MİLLETÇE ALKIŞLIYORUZ

Bursa'da yaşayan köylülerimiz ayda bir 27 hane reisi olarak toplanıyor. Kuranı Kerim okuyor, dua ediyor, birbirlerinden haberdar oluyor.
HABER YENİ FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ